
Demokratik açılım süreci hiç durulmuyor ve durulacağa da benzemiyor. Açıkçası hamasetle üretilen düşünceler bana pek cazip gelmiyor.
Özellikle
“neden şimdi?” sorusu keçileri kaçırmama vesile olacak kadar itici geliyor. İpe un sermek hedef olunca hayal gücünün sınırsızlığına sığınmak yeterli. Zamanlama ile ilgili tüm hamasi söylemlerin atası bence darbe yapmak için uğraşan cenaha bazı yazarlarını emre amade eden bir gazetenin yakışıksız bir reklamıdır.
Şimdi konu ne olursa olsun
“neden şimdi” gibi bir soru beynimizi tarumar etmeye başlıyor. Demokrasiye komplo belgesinin orijinalinin soruşturma savcılarına ulaşmasının ardından aynı sevimsiz soru soruluyor. GDO yönetmeliği tartışılıyor aynı sual tevcih ediliyor.
7 yıldır iktidarda olan bir parti bunu neden şimdi yapmaya kalkıyor?
Demokratik açılım ile ilgili takvimi netleştirmek için
10 Kasım'da Genel Kurulda görüşülme önerisi ilk dakikadan hamaseti tavana vurdurdu. Aslında ben bunun iktidar tarafından muhalefetin konuya yaklaşımının nasıl olduğunu kamuoyuna göstermek için seçildiğini düşünüyorum.
İktidarın en şanslı olduğu nokta soruna dair durulan noktadır. Çünkü demokratik açılım sürecini gerçekleştirmek için hoşgörü, sağduyu, anaların gözyaşı ve can kaybının olmasını engellemek gibi beyanları dillendirmek zorundadır ve bu durum sürecin amacına yöneliktir.
Yani amaç ve yöntem tutarlıdır. Fakat muhalefet bu şansa sahip değildir. Çünkü muhalefet iktidara yol göstermeye çalışmak yerine karşı olmayı seçmiştir. Süreçte MHP’nin tavrı beklenen tavırdır ama CHP için aynı şey söz konusu değildir. CHP gündem yaratmaktan gündemin peşine takılan parti konumuna düştükten sonra siyasetini T.B.M.M. ve Anayasa Mahkemesi arsında icra etmektedir. İşte sırf bu nedenden dolayı Ak Parti muhalefetsizliğin rahatlığına sahiptir.
Şimdi gelelim zamanlama mevzuuna… Evet bu soru mubahtır ama
“neden bu kadar geç kalındı?” doğrultusunda olmalıdır. Çünkü insan kaybının yaşandığı bir sosyal sorunda her dakika geç kalmaktır. Fakat “orijinal belge” konusunda ise bu soru cevabını içinde barındırmaktadır.
“Neden bu kadar bekledi, ihbarcı?” sorusunun cevabı çok açık değil mi? Belgenin gerçeğini apaçık gördükleri halde inanmayan bu kadar çok
“akil” adamın yaşadığı bir memlekette bu kadar ciddi bir belgeyi her babayiğit alenen açıklamazdı. Haksız mıyım?
GÜLER ZERE VE MEDYANIN GÜCÜ
Güler Zere DHKP-C üyesi olmak suçlamasıyla yargılanıp cezaevine konuluyor. Cezaevinde kendine musallat olan bir hastalıktan dolayı hayatta kalma ümidi büyük ölçüde yok oluyor. Güler Zere bir hastanenin mahkum kovuşunda tutuluyor ve Adli Tıp Zere’ye evinde ölme hakkını vermiyor. Fakat konu medyaya düşünce aylardır süren kısırdöngü kırılıyor ve Zere’nin ailesinin ısrarla istediği rapor ivedilikle çıkartılıyor ve yazımı yazdığım sırada Cumhurbaşkanlığı'na ulaşmış bulunuyordu. Bürokrasinin kişisel hakları engelleyen hantal yapısının kamuoyuna duyurulması o kurumu yıpratmak değil insan haklarının bürokrasiye kurban edilmeyecek kadar değerli olduğunu göstermektedir.
GÖZDEN KAÇAN İĞRENÇLİK
Son zamanlarda dünyada olduğu gibi Ülkemizde de
“ensest” vakalarında gözle görülür bir artış yaşanmaktadır. Ensest kabaca ilişkide bulunmaları hukuk, din ve gelenekler tarafından kesinlikle yasaklanmış, kan bağıyla bağlı kişiler arasındaki cinsel ilişkidir.
Bu konuda literatür kısırlığının yanında tuhaf bir umursamazlık göze çarpmaktadır. Avustralya’daki sapık babayı günlerce tartışan medya şimdi gözlerini kapatıp ülkemizde “birilerinin içine kanayan yarayı” görmezden geliyor. Konu tartışılmaya değer bir konudur ve özellikle çocuk istismarı şeklinde vuku bulan bu olay ile ilgili yayın yapılmaması, bu iğrenç olayın mağdurlarının ortaya çıkmamasına neden olmaktadır. Medya bu konuyu görürse mağdurların kendilerini kurtaracak yollara başvurması yaygınlaşacaktır ve bu konu medyanın boynunun borcudur.
OGÜNhaber, Tarafsız Güncel Haber Portalı..
.