Melisa Evren KÜÇÜK/
“Türkiye’nin en batısından en doğusuna…â€? sözleri geçtiği zaman bir cümlede, en batısı olarak Edirne geçer aklımızdan. Her sınır şehri gibi duyguludur bu şehir. Duygu deyince sadece hüzün gelmesin aklınıza.
Neşenin ve iyimserliğin azaldığı günümüzde, bazı unutulmuş duyguları yaşamak için gidilmesi gereken bu şehrimiz, dünyaya yayılmış o ihtişamlı mimarisinin ünüyle de yüzümüzü güldürür. Tarihçiler demiş ki: "Osmanlı tarihinde Edirne adının geçtiği yerler silinse, Osmanlı tarihi kalbura döner." Zamanında Osmanlı Devletini nedir bu kadar etkileyen, bu saraylara bu camilere “ilham veren nedir?â€? diyorsanız, buyurun Edirne’ye…
Edirne’ye ilk girişte daha, güreşe başlamış pehlivan heykelleri yüzünüzü gülümsetebilir. Kentin simgesi olan tarihi Kırkpınar Güreşleri’nde nice başpehlivanlar yetiştirmiş olan bu şehirde ferah sokaklar karşılar sizi. Şehir merkezi oldukça şirindir. Selimiye Cami’nin yanındaki parkta çay içerken bir yandan kuş sesleri, bir yandan Edirne insanının gülen gözleri içinizi ısıtır. Hava yazın çok sıcak, kışınsa çok soğuk ve bir bakmışsınız yağmurlu, bir ara duru. Çünkü bir geçiş bölgesi burası. Hem Akdeniz iklimi, hem de Orta Avrupa’ya özgü kara iklimi hâkim. Etrafta Trakya Üniversitesi’nin gençleri cıvıl cıvıl neşeye neşe katarken, hava nasıl olursa olsun onlar için hep güneşli sanki. Bir zamanlar Osmanlı imparatorluğu'na 92 yıl başkentlik yapmasından dolayı şehir han, cami, çarşı gibi tarihi eserlerle süslü. Üstelik Osmanlı imparatorluğu’nun en ihtişamlı, ustaların bütün hünerlerini konuşturdukları eserler var burada. Osmanlı döneminde kullanılan saraydan günümüzde Adalet Kasrı haricinde ise bir bina kalmamış durumda. Gezerken ilk önce Meriç nehrinden ayrılmış, Tunca nehri çıkar karşınıza sanki şehre sarılmak ister gibi bir baştan bir başa açmış kollarını. Bazı yerde iki kola ayrılıp, bazı yerde tekrar birleşip süzülür. Meriç, Arda ve Tunca nehirleri, Edirne’ye tarihi zenginlik katan, türkülere bile konu olan kö
prülerin yapılmasına vesile olmuş zamanında. O kö
prüler ki, her biri bir kartpostal gibi durur karşımızda. Meriç Kö
prüsü’nün kenarında, nefis manzarada sabah kahvaltınızı yaparken, sanki öğlen şehrin merkezinde yemeyi planladığınız Edirne’nin ünlü “ciğer tavasınınâ€? kokusu gelir burnunuza.
Edirne'nin içinde bulunan ve Mimar Sinan devrinin Edirne dışında inşa ettiği kö
prülerin güzelliğine başka kentlerde erişilememiş. Kö
prülerden demişken, Edirne’nin Uzunkö
prü ilçesinde, Ergene nehri üzerinde bulunan ve dünyanın en uzun taş kö
prüsü olarak ün salmış Ergene Kö
prüsü şimdiki ismiyle Uzunkö
prü’den bahsetmemek olmaz. Yapımı tam 4 yıl sürmüş, mimar Muhiddin tarafından yapılmış kö
prü, bugün gözümüzün önünde upuzun uzanırken, belki bizlerin de uzun uzun düşüncelere dalmamıza sebep olur. Ne dersiniz?
Tunca Nehri kıyısında bulunan II. Beyazıd Külliyesi ise, Edirne'nin en önemli yapıtlarındandır. Cami, tıp medresesi, imaret, darüşşifa, hamam, mutfak, erzak depoları ve öbür bölümleriyle geniş bir alana yayılmıştır.
Sultan II.Beyazıd'ın 1484-1488 yılları arasında yaptırdığı külliyenin mimarı Hayreddin'dir. Çok etkileyici bir görünümü olan külliye küçüklü büyüklü yüze yakın kubbeyle örtülüdür. Cami'nin batısında Darüşşifa ve Tıp Medresesi bulunmaktadır. Darüşşifa büyük kubbeli bir bölüm ve çevresindeki altı küçük kubbeli oda ve beş sedirli sofadan oluşmaktadır. Ortası açık büyük kubbenin altında şadırvan vardır. Yerlerse mermerdendir. Görülmesi gereken tarihi yerlerdendir. Revaklarla çevrili ön avlunun yanlarında akıl hastalarının iyileştirildikleri kubbeli hücreler bulunmaktadır. Külliye bütünüyle, kültür tarihi yönünden önemlidir. Külliyenin (sitenin) kurulma amacı Edirne'yi bir Darüşşifaya(Hastaneye) kavuşturmakmış. Darüşşifa ise Külliyenin merkezidir. Evliya Çelebi’nin belirttiğine göre, burada "hastalara deva, dertlilere şifa, divanelerin ruhuna gıda ve def'i sevda olmak üzere" on adet hanende ve sazende genç ayrılıp, haftada üç gün hastalara ve delilere büyük kubbenin altında, mevsim çiçeklerinin koku ve renklerinde musiki faslı verirlermiş. O yıllarda Avrupa'da delilik denilen hastalık durumlarında hastanın "Şeytandır" gerekçesiyle yakılması ve Osmanlı’nın bu duruma yaklaşımının farkı aslında gurur vericidir.
Sağlık Müzesi ve Önemi
Külliye son dönemde, Trakya Üniversitesi’ne devredilmiş ve üniversite tarafından düzenlenerek Kültür Bakanlığının ve Ruh Hastaları Redaptasyon Derneğinin de katkılarıyla müzeye dönüştürülmüştür. Sağlık Müzesi, Avrupa’da 2004’te "Yılın Müzesi" ödülünü almış olup, Yabancılar tarafından en çok ziyaret edilen tarihi mekânlarımızdan biridir. Ana bölümdeki ruh hastalıkları ve tedavilerinin mankenlerle anlatıldığı birimler ise turistler tarafından büyük ilgi görmektedir. Külliyenin camisi olan II.Beyazıd Camisi’ne Padişahlar Saraçhane Kö
prüsü tarafından, nehir yoluyla ve özel kayıklara binerek cuma namazı için gelirlermiş, rıhtımlar üzerinde biriken halk ise, padişahı dualar ve ilahiler okuyarak selamlarmış. Bir zamanlar buralarda yaşananların hayali sanki gözünüzde canlanır Edirne’yi gezerken. Osmanlı imparatorluğu'nun 19. yüzyıla kadar olan döneminde Edirne, çarşı ve hanlar bakımından en zengin ve gelişmiş illerden biri olduğu için çok değerli çarşılar bulunmaktadır burada. Örneğin, Selimiye’ye gelir getirmek amaçlı yapılmış ve caminin bahçesinden inilen “Arasta Çarşısıâ€? Selimiye Camisi'ni ziyarete gelen yerli ve yabancı turistlerin tercih ettikleri bir alışveriş mekânıdır. Binanın ortasındaki kubbe "Dua Kubbesi" olarak bilinir. Dükkan sahiplerinin her sabah burada toplanıp doğru iş yapacaklarına dair yemin ve dua etmeleri nedeniyle böyle adlandırılmıştır.
Alipaşa Çarşısı “(Kapalı Çarşı)â€?nın yapılmasındaki maksatlardan biri ise, kıymetli eşya satan (altın, gümüş
vb.) ticaret erbabını bir çatı altında toplamak ve bu ticaret erbabının korunmasını sağlamakmış. Kaynaklara bakıldığında; her gece yüz adet bekçinin çarşıyı beklediğinden bahsedilmesi de söz konusu ticari ürünlerin ne kadar değerli olduğunun göstergesidir. Tarihçilere göre bir zamanlar bu çarşıda dükkan sahibi olmak; çok zengin ve ayrıcalıklı kişilere özgüydü. Hatta "Burada dükkan tutabilmek değme adamın karı değildi" ve "Londra'da bile böyle temiz olanı yoktu".
ROMANTiZME GiDEN YOL;
Karaağaç Tarih, doğa ve kuş sesleri arasında uzanan emsalsiz bir yoldur. "Meriç Kö
prüsü", "Eski (Jandarma) Karakol Binası", "Tarihi Tren Garı" ve "Hacı Adil Bey Çeşmesi" Karaağaç'a ulaşan tarihi parke taş yolun akıllardan silinmeyecek görüntülerini verir. Tarihi Edirne Garı, bu muhteşem bina, onarım ve düzenleme sonrasında, Trakya Üniversitesi Rektörlüğü olarak hizmete açılmıştır. Masallardaki saray kapılarını andıran kapısı ve önündeki tarihten kalmış trenle birlikte kartpostallık görüntüsü, her mevsim farklı bir romantizme bürünür. Bu güzelliklerle başlayan Karaağaç Yolu (son dönemde bilinen adıyla Lozan Caddesi) Edirne'nin en güzel mesire yerlerinden olan Söğütlük Ormanı'nın içinden geçer. O yeşillik ve bülbül sesleri ruhunuzu bambaşka duygulara çeker.
“Selimiye Camiiâ€? Gelmiş geçmiş mimarların en büyüğü Mimar Sinan'ın "ustalığımın eseridir" dediği, 84 yaşındayken inşa ettiği camidir ve dünyada tek kelimeyle "mimarlık harikası" olarak tanınır. Bu görkemli cami Sultan II. Selim adına 6 yılda yapılmıştır. Daha yapım nedeninin bir rüyaya bağlı olduğu söylenen esrarengiz caminin dört köşesinde birebir eşit boy ve çapta olan dört minare, Türkiye'nin en yüksek minareleridir. Kubbesi de aynı özelliği taşımaktadır. Ayrıca cami mimarisindeki her ayrıntının bir anlamı olduğu söylenmektedir. Örneğin, pencerelerin 5 kademeli olması islamın 5 şartını, külliyedeki 32 kapı 32 farzı
vb. simgelemektedir. Caminin duvarları ve mihrabı iznik ve Nimotoko çinilerinin en mükemmelleri ile süslenmiştir. Tam ortasında bulunan havuzdaki su sesleri insana huzur verir. Edirne'ye her yönden girişte iki taneymiş gibi görünen, ancak yaklaştıkça 4 tane olduğu anlaşılan minarelerin birisinin üç şerefesine üç ayrı merdivenle çıkılmaktadır ve bu merdivenlerden çıkanlar birbirlerini asla görememektedirler. Bu özellik, usta mimarın akıllara durgunluk verecek kıvrak zekâsının timsali sayılmaktadır. Bölgede caminin yapım aşamasında meydana gelen, Mimar Sinan’a ait anılar anlatılır dilden dile. Caminin neden 1000 değil de 999 penceresi olduğu merak uyandırır. Zamanında usta Mimar Sinan da kendisine nedeni sorulduğunda, “999 akılda kalıcıdır, 1000 ise unutulur!â€? diyerek dahi zekâsını bir kere daha ispatlamıştır. Şadırvandaki sütunlardan birinde bulunan ters lale kabartmasının rivayetleri de buraya gelmişken öğrenilmelidir. Belki de size göre, bu eseri gördüğünüzde hissedeceğiniz farklı bir anlamı olacaktır.
OGÜN-04-10.Kasım.2007/Sayı:45/Sayfa:17
http://www.ogun.com.tr/haber/?h=34952